Günler hızla birbirini kovalarken artık içinde bulunduğum yalnızlığa pek alıştım…
O kadar alıştım ki artık aynaya bakmaya bile ihtiyaç duymuyorum.
Biliyordum! Zaman tüm yaraları iyileştirdi ve bu da geçecekti elbet.
Her gün bu umutla uyuyor her sabah perdemi bu umutla aralayıp güneşi, yağmuru, rüzgarı…
artık o güne ne ise kısmet onu alıyordum odama.
Spotify modumu bile havaya göre seçiyor, günün aktivitesini bile ona göre belirliyordum.
Bazen ise içimden hiçbir şey yapmak gelmediği oluyor, tüm gün yatak içinden çıkmıyordum fakat gene de iyi hissediyordum, alışıyordum.
Neredeyse haber kanallarını zapping yapmıyor, twitter da son vaka sayılarına bile bakmıyordum.
Açıkcası kendimi dinliyordum.
Belki de eksik yanlarımı keşfediyor, yarım kalanlarımı tamamlıyor ve yaralarımı sarıyordum.
Açıkcası kendimle o kadar meşguldum ki instagram’a bile fotoğraf atıp çıkıyor, kimin ne yaptığı pek umrumda olmuyordu.
Yatağıma yayılan kitapları karıştırıyor gerekli gördüğüm yerleri kırmızı bir kalem ile çiziyor, özellikle gezi ile alakadar dergilere bakarak hayaller kuruyordum bulutların ötesine…
Yani günlerim birbirinden pek farksız gibi olsada mutlu olduğum anlarım daha da fazlaydı kendimleyken bile…
Yakınımda oturan biricik yeğenlerim bu dönemde en iyi gelen şeydi bana!
Onlarla olmak, vakit geçirmek bir nevi yeniden doğmama ve bu hapis durumu unutmama sebep oluyordu. Uzakta olanlarım ise bir whatsapp tuşu kadardı.
Bu süreçte bana en en en çok onların mutluluğu, boylarından büyük hayalleri ve düşleri iyi geliyordu.
Daha önce alışık dahi olmadığım şeylere alışıyor ve her geçen gün kendimi keşfe çıkıyordum.
Açıkcası her günüm boş olduğundan zaman ayırabileceğim çok şey oluyordu…
Bir günde tam sezon izlenen diziler, artık raflarda değilde yatağıma savrulmuş kitaplar ve içimdeki sanatçı ruhum.
Oysa kendimi hiç bu kadar tanımamıştım.
Şehrin kaosu içinde zaman geçirirken insanın kendini pek tanımadığını ve kutularını açmadığının farkına vardım….
Her gün farklı uğraşlarımın dışında hemen hemen aynı geçiyordu, sabaha karşı uyumaya alışkın ruhumu ise uyku modunda dinlediğim olumlamalar ile ödüllendiriyordum.
Evet, günler hızla akıp gidiyordu! Artık takvimler 29 Martı gösteriyordu.
Anlamadan geçen günler bir bakıma iyiydi, oysa bazı günler daha da hızlı geçtiği kanısındaydım üstelik.
Duvara yaptığım çalışma yerini bir kenara atılmış resim defterine bırakmıştı.
Çünkü içinde bulunduğum yalnızlığımın en büyük ilacı olacaktı!
Büyük bir huzurla karalamanın keyfini sürecektim…
İnsanın içinde olduğu durumu ifade edebilmesi sanattır.
Yoğurduğunuz hamur, çizdiğiniz bir resim, gökyüzüne bakış şekliniz, bestelediğiniz müzik, hatta söylediğiniz laf.
Aslında yaşamak bir sanat!
Beni Sesimden Dinleyin…
Aslında Karantina döneminden önce podcast yayını yapmaya başladım fakat burada sizinle şimdiye kadar paylaşmadım.Bu vesileyle, karantina dönemindeki son podcast’imi de size takdim edeyim.