Kendimi iyi hissettiğim ve sabahın erken saatlerinde kalmadığım günlerde gerçekten bunu stilime de yansıtıyorum. Geçtiğimiz günlerde de modum tam da böyle idi. Eh ona göre de böyle güzel kombinlerde ara sıra yapabiliyorum.
Günümüz dünyasında blog postu çok yapılmadığı her birimiz instagram da paylaşacağımız fotoğraflara binbir effect ve süs eklerken doğal olarak neyin daha iyi olduğunu bilemiyoruz.
Adil dersen eskisi gibi ön planda da olmuyor değil mi?
Ah! ne günlerdi blog imanı gerçek içtenlik ve samimiyet doluydu…
Umarım benim gibi hemen hemen tüm blogger arkadaşlarım da buranın güzelliğinin ve samimiyetinin farkına varır.
Üstümdekileri muhakkak soranlar olacaktır hemen onları da yazayım buraya!
Kaban ve Kazak Zara, ayakkabı ise Premiata 🙂
Her birinize çok çok güzel ve sağlıklı günler dilerim.
Hala bozulmamış eski evleri daracık sokakları, deresi ve Anadoluhisarı kalesi ile meşhur Göksu’dayız bu sefer.
Tarih kitaplarını şöyle bir karıştırınca I. Mahmut Kağıthane mesiresi isyan sonrası görkemli günlerini geride bırakınca Göksu kıyısında gösterişli ahşap bir yalı yaptırır. İşte bu yalı Göksu’nun kaderini değiştirecektir.
Ardından Göksu çevresine kır kahvehaneleri birbiri ardına inşa edilmeye başlanır.
Günlük gezintileri, kayık sefaları, mehtap alemleri, ortaoyunları, fasılları 17. yüzyılda Göksu’yu şehrin sosyal merkezlerinden biri haline getirir. IV. Murat da kayıtsız kalmaz bu eşsiz semte; çevresini ihya edip Gümüş Servi koyar adını.
Evliya Çelebi seyehatnamesinde “İstanbul şehri içerisinde madenlerden dokuzuncusu Göksu Hisarı denen gezinti ve eğlence yerindeki dağlardan taşlardan çıkan kireçtir ki, kardan ve sütten beyaz olup dünya üzerinde benzeri yoktur. Onuncu maden ise yine Göksu’da çıkan kırmızı topraktır. Bu topraktan çeşitli bardaklar, çanaklar ve çömlekler yapılır.” der.
Nedim, Enderunlu Vasıf, sonrasında Recaizade Ekrem, Ahmet Rasim, Saffeti Ziya, Halit Ziya, Yahya Kemal, Abdülhak Şinasi, Pierre Loti; şiirlerinde, şarkılarında, romanlarında geniş yer ayırırlar Göksu’ya.
Bugün Göksu hala güzel ve İstanbul’un nefes alınabilir, içinize çektiğinizde anlatısıyla tarih kokan bir semti. Küçüksu ve Göksu dereleri arasında kendini kısmen muhafaza eden çayırı, Küçüksu Kasrı, iskelesi, kasırla Göksu Deresi kıyısına sırasıyla dizilmiş birbirinden şirin restoranları, çömlekçileri, mısırı, tarihi halat fabrikasıyla Göksu eprimemiş anlatısıyla zamana direnmekte.
ANADOLU HISARI KALESİ:
İstanbul Boğazı ile Göksu (Aretas) Deresi’nin Boğaz’a karıştığı yedi dönümlük, denize doğru uzanan alanda bulunan bu kale çevreye ismini vermiştir. Anadoluhisarı, ileri bir karakol olarak Yıldırım Beyazıt tarafından 1395 yılında yaptırılmıştır. Kalenin bulunduğu alanda yapılan araştırmalarda daha eskiye yönelik kalıntılara rastlanmamıştır.
Yıldırım Beyazıt’ın bu kaleyi yaptırmasındaki amaç Boğaz geçişlerini kontrol altına almak ve Göksu Vadisi’ne girişi de önlemek idi. Nişancı Mehmet Paşa tarihinde Güzelcehisar olarak ismi geçen bu kaleye Gözlücehisar ismi de yakıştırılmıştır. Nişancı Mehmet Paşa tarihinde kalenin yapım tarihi 1394–1395 olarak belirtilmiştir.
Kırım savaşı sırasında Fransız ve İngiliz gemilerini Boğaz’ın ve Karadeniz’in girişlerini görebilmeleri için yapılmasına karar verilen fener Mayıs 1856 yılında Fransızlar tarafından karşı sahildeki fener ile beraber kule kısmı yapılarak işletilmeye başlanmış. 1933 yılında ise Fransızlara verilen 100 yıllık anlaşmanın bitimiyle tamamen Türklere geçmiş.